Sen ağla, sen ağla Filistinli kız, Zalimleri gözyaşların boğacak. Bu karanlık devir geçmez sancısız, Güneş senin gözlerinden doğacak... Ne yakılır, ne gömülür gerçekler, Düş görürken kurşunlandı bebekler, Kundaklasın gül kokulu melekler... Dünya utanmayı bilir mi sandın? Çağırsan imdada gelir mi sandın? Sağır, dilsiz duvar olmuş vicdanlar, Yürek yakan feryadını kim anlar? Tarihin koynunda mutlu zamanlar, O saltanat sürenlere veyl olsun! Toprağını verenlere veyl olsun! 'Ey çocuklarını öpen babalar' Orda tanka taş atıyor balalar, Sarılır mı kalblerdeki yaralar, Heyhat,ellerinden tutan olmadı. Sesine sesini katan olmadı... Sen güzel günlerin hayalini kur! Artık söz manasız, çatlasın şuur. Bu yangın sönmezse, gökler tutuşur. Bir medeniyet ki, vahşet sanatı . Kendi öz yurdunda zindan hayatı. Bir gece sen uğurladın Habibi, Ah Kudüs ah, şehirlerin garibi, Bir gün gelir, Selehattin Eyyubi Yine huzur çiçekleri açacak. Gönül burçlarına dikilsin sancak. Sen ağla, sen ağla Filistinli kız, Zalimleri gözyaşların boğacak. Bu karanlık devir geçmez sancısız, Güneş senin gözlerinden doğacak.. Alıntıdır. .
Sevgili Peygamber Efendimiz (sas)'in Allah'ın bazı çok özel fiilî tecellilerine mazhar olduğu, nuranî lütf u ihsanlara, semavî mevhibelere eriştiği bir gecedir. Recep ayının ilk Cuma gecesine tevafuk etmektedir.4 Kelime olarak regâib, "çokça rağbet edilen, nefis, kıymetli, değerli, ihsan" mânâlarına gelen Ragibe kelimesinin çoğuludur. Buna göre Regaip Gecesi denilince: "Çok lütuf ve ihsanla dolu, kıymeti ve değeri büyük, çok iyi değerlendirilmesi gereken gece" mânâsı anlaşılır. Bu gece Allah lütuflarını sağanak sağanak yağdırır. Müslümanlar arasında ise Peygamberimiz'in dünyaya teşriflerinin ilk halkasını teşkil eden anne rahmine şeref verdiği gün olduğuna inanılmaktadır. [Ancak bu gece ile veladet-i Nebeviyye arasındaki müddet, bunun hilafına işarettir. Şu kadar var ki Hz. Âmine'nin Fahr-i Âlem Efendimiz'i hamil olduğuna bu geceden itibaren muttali olmuş olabileceği düşünülebilir.5] Peygamberimiz'in doğuşuyla yeryüzü nasıl küfür ve cehaletin karanlıklarından kurtulup büyük bir mutluluğa boğulduysa, onun teşriflerinin ilk basamağı olan bu geceyi de bütün kâinat alkışlamış, coşkun bir sevinçle ayakta karşılamıştır. Mânen bereketli olan bu gecenin bir hususiyeti de mübarek Ramazan ayının ilk habercisi olmasıdır.
KANDİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Bütün kandil gecelerinde yapılabilecek ve yapılması gereken önemli bir takım afv ü mağfirete nail olma, ecr ü sevap kazanma, manevî terakki kaydetme, bela ve musibetlerden kurtulma ve rıza-i İlâhiye ulaşma vesileleri vardır ki, bunlardan bazılarını maddeler hâlinde kısaca ve toplu olarak yeniden hatırlamakta yarar var:
1. Kur'ân-ı Kerim okunmalı; okuyanlar dinlenmeli; uygun mekânlarda Kur'ân ziyafetleri verilmeli; Kelamullah'a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.
2. Peygamber Efendimiz (sas)'e salât ü selâmlar getirilmeli; O'nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.
3. Kaza, nafile namazlar kılınmalı; varsa o geceye ait nakledilen namazlar,111 onlar da ayrıca kılınabilir; kandil gecesi, özü itibariyle ibadet ve ibadette ihsan şuuruyla ihya edilmeli.
4. Tefekkürde bulunulmalı; "Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allah'ın benden istekleri nelerdir" gibi konular başta olmak üzere hayatî meselelerde derin düşüncelere girmeli.
5. Geçmişin muhasebe ve murakabesi yapılmalı; ve şimdinin ve geleceğin plân ve programı çizilmeli.
6. Günahlara samimi olarak tevbe ve istiğfar edilmeli; idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamet ve inabede bulunulmalı.
7. Bol bol zikir, evrad ü ezkarda bulunulmalı.
8. Mü'minlerle helalleşilmeli; onlarla irtibatımız cihetinden rızaları alınmalı.
9. Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı; gönüller alınmalı; kederli yüzler güldürülmeli.
10. Kişi kendine ve diğer Mü'min kardeşlerine hattâ isim zikrederek dualar etmeli.
11. Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı; vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli.
12-dul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip, sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli.
13. O gece ile ilgili âyetler, hadîsler ve bunların yorumları ilgili kitaplardan ferden veya cemaaten okunmalı.
14. Dini toplantılar, paneller ve sohbetler düzenlenmeli; va'z ü nasihat dinlenmeli; şiirler okunmalı; ilâhî ve ezgilerle gönüllerde ayrı bir dalgalanma oluşturmalı.
15. Kandil gecesinin akşam, yatsı ve sabah namazları cemaatle ve camilerde kılınmalı.
16. Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli; hoşnutlukları alınmalı; ve manevî iklimlerinde vesilelikleriyle Hakk'a niyazda bulunulmalı.
17. Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmeli; iman kardeşliğine ait sadakati yerine getirilmeli.
18. Hayattaki manevî büyüklerimizin, üstadlarımızın, anne ve babamızın, dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın kandilleri bizzat giderek veya telefon, faks yahut e-mail çekerek tebrik edilmeli; duaları istenmeli.
19. Bu kandil gecelerinin gündüzlerinde mümkün olduğunca oruç tutulmalı.
Özellikle Türk insanı için sabah kahvaltılarının vazgeçilmezi çayın aslında bilmediğimiz bir çok özelliği var. Sütsüz ve şekersiz alındığı sürece kalorisi olmayan çay, vücudun su dengesinin korur, kahveden çok daha canlandırıcı ve tazeleyicidir...
Çaydaki kafein, konsantrasyonu artırabilir, tat ve koku alma duyularını güçlendirebilir. Çayın hazım sağlayan sıvıları, böbrekler ve karaciğer de dahil olmak üzere metabolizmayı uyarır. Böylece toksinlerin ve diğer istenmeyen maddelerin vücuttan atılmasına yardımcı olur.
"Hoca Ahmet Yesevi bir gün Türkistan illerinde birine misafir olur. O gün hava çok sıcak olduğu için yorulmuştur. Evine misafir olduğu Türkmen'in komşusunun eşi doğum yapmak üzeredir. Türkmen, Hoca Ahmet Yesevi'den dua etmesini ister, Ahmet Yesevi de dua eder. Türkmen'in isteği olur. Türkmen bu duruma çok sevinir. O yörenin önemli bir ikramı olan çayı kaynatıp getirir. Hoca Ahmet Yesevi çayı sıcak içince yorgunluğu gider. Sonra da 'Bu şifalı bir şeymiş, hastalarınıza bundan içirin ki, şifa bulsunlar' diye nasihat etmiş. Çay o günden sonra tüm Türk illeri arasında kullanılmaya başlamış ve şifa verici bir içecek haline gelmiş."
Semaverin üstü çiçek gelin kardeşler çay içek ALLAH deyip zikir edek yan semaver dön semaver.
"Çay'ı çok sevdiğimi söyleyince, yasli bir teyze anlattı geçenlerde bak diye basladi söze
Çayın alt demliği evdeki kaynanadır; devamlı kaynar durur..
Üst demlik evdeki gelindir; alt demlik kaynadikça o olgunlaşır, demlenir...
Gelinin kocası ise bardaktir; biraz kaynana doldurur onu biraz da gelin... Çocuklar çayın sekeridir; tat verir...
Görümce ise çay kasigiıdır; arada bir gelir ve karistiriır gider...
Kaynataya gelince; o da bardak altidir; dökülenleri bir araya toplar...
Çay deyip te geçmemek lazim demek ki... bi durmak, dusunmek lazım ..
Her hayır kapısının anahtarı olan dua, bu modern çağda, nerdeyse silik ve kuru bir kavram haline geldi. Maddecilik ve vahyin ışığından mahrum felsefi akımlar, modern insandan o kadar çok kıymetler alıp götürdü ki, insanlık bu çağda aklı, ruhu ve kalbi aç birer fukara haline geliverdi. Çağdaş insanın kaybettiği en büyük kıymetlerden, manevi sığınak ve dayanaklardan birisi de dua şüphesiz.
Bilgisine, tedbirine ve gayretine itimat besleyen çağdaş insan, duadan öyle ikrah eder ki, huşu ve şuurdan mahrum dudaklardan bir alışkanlık sonucu dökülüveren “inşallah” temennisinden bile rahatsızlık duyduğunu belli eder. “Bu işler öyle, inşallah-maşallah ile olmaz” der.
İnsanlık, batılı psikologların ve rehberlik uzmanlarının, “hayatı sev ve ondan güç al”, “içindeki sese kulak ver”, “yalnız kendine güven” telkinleriyle kendi örgüsünü ördü. Nihayet, Allah’a kul olduğumuzu izhar eden bütün davranışlarımızın özü olan dua, aklına ve icat ettiği teknolojiye güvenen modern insanın sinesinden çekilip gitti.
Yüce Rabbimiz’in: “Nihayet onların arkasından öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar. Nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekeceklerdir.” (Meryem/59) diye açıkladığı üzere, namazı yani duayı unutan bir nesil zuhur etti. Aslında, bu neslin dualarının kıblesi şaştı. “O münezzeh hayat sahibi ve asla ölmeyecek olan Allah’a dayan.” ilâhi emrine rağmen, yok olmaya mahkum fani varlıklara bel bağladı. Bu nesil, düşünürlerin, “dua ihtiyacını kendinde öldüren bir toplum, fesat ve çöküşten korunabilecek unsurlara artık sahip değildir.” diyerek endişe duyduğu bir hale geldi.
İdeologlar ve bilim adamları adeta işbirliği yaparak ibadetsiz ve duasız bir insan kumaşı dokudular. Ve tanrıtanımaz, yalnız bilimselliğin laboratuvarında görünene inanan ve ona sığınan bir insanlık doğdu. Bu kabil bir inanç taşıyan insanlığın mimarları, bu insanlığa üstün varlık olarak baksalar da: “Rasulüm de ki: Kulluk ve dualarınız olmasa Rabbim size ne diye kıymet versin?” (Furkan/77) ifadesine göre, duasız beşeriyetin Allah katında hiçbir kıymet ifade etmediği gayet aşikâr.
Dua artık, Yüce Rabbimiz’in “Dağ gibi dalgalar insanları kuşattığı zaman, dini bütünüyle Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar” meal-i kerimesinde bahsedilen zor zamanlarda, güvendiğimiz dağlara kar yağdığında, dost edindiğimiz Allah’tan gayrı dayanaklarımıza ümit ve itimatlarımızın sarsıldığı demlerde, uçsuz bucaksız evrende kendimizi yapayalnız hissettiğimiz anlarda; kısaca denize düştüğümüzde sarılacak bir yılan bile bulamadığımızda cılız bir imdat çağrısı, kalbimizde bir teselli, bir temenni olarak belirip kaybolmakta.
Dua da, inançlarımız gibi mesut yaşadığımız müddetçe artık hayatımızın dışına itildi. Ve duayı, kul ile Rabbi arasında en güçlü gönül ve kulluk bağı olarak mütalaa edemeyen “bilimsel” dünya, ona yalnızca psikolojik bir güçlendirme aracı olarak bakma lütfunu gösterebildi. Yani onlara göre dua, boş ve ümitsizce çalınan bir ihtiyaç kapısı!
Tarihi boyunca insanlık, kulluktan hangi sebeplerle kaçmışsa, duadan da o sebeple kaçmıştır. O, kendini müstağni görmüş hep... müreffeh ve mutlu zamanlarında, muhtaç, zavallı ve aciz bir varlık olduğunu daima unutarak yaşamış. Diğer taraftan da ona aczini fısıldayan gizli bir lisan duymuş her zaman. İçindeki bu fısıltıya kulak verdiğinde ise, aczini ve noksanlığını Rabbine dua ederek tamamlama yoluna gideceğine tam aksini yapmış; o mütekebbir ruhu, kendini ihtiyaçsız bir varlık gibi görmüş.
Bir damla su ve bin endişeden yaratılmış bu insan, kibrine kulluğu pek yakıştıramamış. Yaratıcısına kulluktan ve duadan firar ederek izzet aramış. Malına, evladına, aklına güvenmiş; bunlarla mağrur olmuş, bunlarla avunmuş, ama bu nimetleri verene Rabbim diyerek dua etmeyi bir zillet olarak görmüş. Modern insan, bilim ve teknolojinin gücüyle tabiata hakim oldukça, daha doğrusu olduğunu zannettikçe, duaların da manasızlığına inanmaya başlamış artık.
Oysa, alemde duasız bir varlık hayal etmek hiç mümkün mü ki, insan duasız olabilsin? Toprakta tohumun duası bir başka, fezada yüzen yıldızların duası başka, susuzluktan çatlamış kupkuru toprakların niyazı ise daha başkadır. Bütün varlıklar, çok yüce olan Rahman’dan rahmet ve hayat istemektedir. Nasıl istemesin ki?
Yüce Mevlâmız: “Göklerde ve yerde bulunan herkes O’ndan ister; o her an yaratandan” (Rahman/29) buyurarak kendi şanını adeta varlığa ilan etmektedir. “O, isteklere her an karşılık verendir” gibi bir çağrışım da uyandıran bu ayet, bize, alemlerde Allah’tan istemeyen bir varlık olamayacağını da söylemekte.
Evet, her kıpırdanışın özünde bir dua var. Mümin bir kulun namazında, haccında, orucunda da dua halinin derin ifadesi saklı.
Hülasa, kalbinde dua ihtiyacını yitirmiş insanın eş, dost ve evlatları, akraba ve aşireti, dünya dolusu serveti olsa da, o gerçek manada kimsesiz ve yapayalnız bir insandır. O, bu varlıklarla mağrur olur da, duaya ihtiyaç duymaz. Ama o bilmez ki Allah’tan başka her dost fanidir ve yok olmaya mahkumdur.
Buram buram hak ve tevekkül kokan atasözlerimiz insana ne güzel nasihatler verir: “Ağaca dayanma kurur, insana güvenme ölür.” demişler. Dualarının yönünü Allah’a değil de başka varlıklara çeviren, onlardan ululuk, şeref ve nimet bekleyenleri, şu ayeti kerimenin meali de derin derin düşündürmez mi? “Allah’tan başka dostlar edinenlerin hali, örümceğin misali gibidir. Örümcek bir yuva edindi. Halbuki yuvaların en dayanıksızı şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi...” (Ankebut/41)
Örümcek ağından bir sığınak edinen insan, denize düşünce yılana sarılan insandır. Duasının yönünü seraba çeviren insandır. Fakirdir, açtır ve aldanmıştır bu insan. Varlığa sırt çevirip yokluktan uman insandır duasız insan...
Modern çağın bu kendini duadan müstağni gören insanı, acaba şu beytin derin manasını bir gün ruhunda bularak, gerçek sahibine yönelme bahtiyarlığına erebilecek mi?
Kimsesiz hiç kimse yoktur, her kimsenin var kimsesi.
Kimsesiz kaldım, yetiş ey kimsesizler kimsesi!
Ne dersiniz, duasız insanın gerçekten bir kimsesi, bir sahibi var mı acaba?
Kapıların en güzellerinden biri; TEVAZU Küçük, masum, kendi halinde yerlerden hoşlanıyoruz hepimiz.. Yemyeşil bir manzaranın bir kenarında duran, küçük klubeye bakarken, mest oluyor, orada bulunmak istiyoruz.. Bizler, aslında küçük şeylerle mutlu, küçük şeylere talibiz..
Kapıların küçükleri de cazip bu yüzden.. Bu yüzden, bu kapıyı gördüğümde tebessüm ediyor ve içeri girmek istiyorum.. Kapının da samimisi olur mu demeyin?.. Samimi geliyor bana böylesi evler ve kapıları, kapıların açtıkları.. Çünkü, küçük yerlerde doğallık vardır, iç içelik vardır.. İki kişi sığamazsınız bu kapıdan, ama içeride çok kişi yaşarsınız.. Bir sedir, bir ocak tüten, bir kilim, eski tuğlalar, kireçle kaplı duvarlar.. Bu kapıdan açılacak küçük bir dünyanın küçük dekorlarıdır.
Devasa kapılar ne kadar haşmetliyse, küçük kapılar da öylesi tevazu sahibi..İçimizde bir yerlerde saklanmış tevazu isimli minik çocuk seviyor bu kapıyı da işte o yüzden samimi geliyor bizlere..
Efendim, samimiyetin kapısından girip, mutlulukla karşılaşıyorum.. Tevazu kapısından girince, yüce insanları görüyorum..
Hem, alçak kapılardan, bir insan ne kadar haşmetli de olsa, eğilerek geçer, boynunu büker..Tevazu kapısı öyle bir şey işte..
Şu kainatta, dünya denen mavi küçük bir noktada, o kapıyı açan, bu kapıdan çıkan insan, ne kadar büyüklenebilir ki zaten.. Bunun için, en güzel kapılardan biridir Tevazu.. Kişi tevazu ile yükselir. " Hz Ali (r.a)
KALPLERİMİZ ÇOK GENİŞTİ. İÇİNİ HEP BEN'LERLE DOLDURDUK. SANKİ BEN'LER KALPLERİMİZİ DAHA DA GENİŞLETTİ. KALPLERİMİZ GENİŞLEDİ GENİŞLEMESİNE AMA İÇİNDE O KADAR ÇOK BEN VARDI Kİ SEN'LERE YER KALMADI. KALPLERİMİZİ BEN'LERDEN SEN'LERE AÇMAYI BAŞARAMADIK. BUNU BAŞARMANIN BELKİ DE TEK YOLU VARDI" BEN" ÖLDÜRMEK.
Kaçımızın SEN' im diyebileceği, ruhunu birleştirebileceği bir dostu var? Kaçımız BEN'ini SEN yapmayı başarabildi? İşimiz hep BEN'lerle. Çok sevdiğimizi söylediğimiz halde SEN'im diyemiyoruz sevdiğimize. Ya sevgimizde bir problem var ya da BEN'imizde. Eğer sevdiğimizle SEN olabilseydik, arada mesafeler olsa bile SEN'imiz hep yakın olurdu. Bu yüzden"gözden ırak olan gönülden de ırak olur"sözü, SEN olamayan BEN'ler için doğru olsa gerek. SEN olmayı başarabilseydik maddi mesafelerin bir önemi olmaz, gözümüzden ıraklık, gönlümüzdeki ıraklığa engel olurdu. Biz BEN'likleri ne zaman aşarsak SEN'likler o kadar yanı başımızda olacak. "Gerçek aşk" da bu olsa gerek. SEN-BEN değil, sevdiğimizle bir olmak.
BEN'ini Leylası ile SEN yapan Mecnun'a "adın ne?" diye sorduklarında, "Leyla" diye cevap vermişti. Mecnun'un karşısına bir gün Leyla çıktığında, önce onu tanıyamamış, Leyla olduğunu anladığında ise ona şunları söylemişti; "Bir bütün idim ben Leylâ ile. Sense Leylâ"yım diyorsun. Sen Leylâ isen eğer; beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya. Varlığı olmayan bir zerreye aynadan ne fayda? Canım gideli hayli zamandır, cismindeki bir başka candır; bir özge candır. Sensin beni benden ayıran, uzaklaştıran. Ben yokum, senin tecellin var. Vuslatının ağır yükünü kaldıramam ki. Önceleri sen vardın, şimdi ben yok oldum. Manevi dünyamda dostum daima sensin. Leyla öldüğünde ise Mecnun'a "Leyla ölmedi mi?" diye sorduklarında "Hayır, BEN Leyla'yım" diye cevap vermişti.
Hallac-ı Mansur, Allah'tan başka her şeyin batıl ve yalnız Allah'ın hak olduğuna kesin kanaat getirince, "sen kimsin?" sorusuna muhatap olduğunda "Ene'l-Hakk" (ben Hakk'ım) diye cevap vermiş ve bu cevap onun idamına sebep olmuştu. BEN'ini SEN yapmanın ne demek olduğunu bilmeyenler, kelime mânâsı; "Ben Hakk'ım" demek olan "Enel-Hak" sözünün hakîki mânâsının: "Ben yokum, Hakk var" demek olduğunu anlayamamışlar ve bu Hakk aşığını idam etmişlerdi.
Bir rivayete göre Hallac-ı Mansur'u darağacına astıkları vakit İblis yanına gelmiş ve "Bir sen ENE (BEN) dedin, bir de ben (Sen ene'l-Hakk dedin, ben "ene hayrun minhu" [Ben ondan hayırlıyım] dedim). Nasıl oluyor da Allah, bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lânet yağdırıyor?" diye sormuş. Hallâc-ı Mansûr şu cevâbı vermiş: "Sen "Ene" dedin, kendini ortaya koydun, ben "Ene" dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin kötü, benliği ortadan kaldırmanın ise iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lânet etti."
Ene'l-Hakk'ı bir başka şekilde ifade eden Yunus Emre de "Beni bende deme ben bende değilem! Bir ben vardır bende benden içeru"demiştir.
Hakk'ı dost edinip BEN'ini unutanlar bu birkaç örnekle sınırlı değil. Şimdi soralım BEN'imize, SEN'im diyebileceğimiz bir dostu bulmayı başardık mı? Birinin SEN'im diyebileceği kadar dost olabildik mi? Kalplerimiz çok genişti. İçini hep BEN'lerle doldurduk. Sanki BEN'ler kalplerimizi daha da genişletti. Kalplerimiz genişledi genişlemesine ama içinde o kadar çok BEN vardı ki SEN'lere yer kalmadı. Kalplerimizi BEN'lerden SEN'lere açmayı başaramadık. Bunu başarmanın belki de tek yolu vardı" BEN'i öldürmek. BEN'i öldürmek kolay kolay olacak bir şey değildi. BEN'e SEN dedirtebilmek için BEN'in iyi bir terbiyeye ihtiyacı vardı. BEN terbiye olmazsa SEN'i bulmak mümkün olmazdı. Bu terbiye de sevgi ve aşk ile olurdu.
BEN'imizi terbiye etmek için uğraştık mı? Böyle bir amacımız oldu mu?..
Muhyiddin İhyâ Efendi, "Rabbim, sen beni bana verdin,/ Ben de kendimi sana veriyorum" diyor. Bizi, bize veren O'na BEN'imizi verebildik mi? "Kendimi arıyorum, gören var mı?"diyecek kadar BEN'ini O'na veren ve O'nunla SEN olabilen Erzurumlu İbrahim Hakkı, O'ndan gelen her şeye razı olduğunu şu dizeleriyle bildiriyor:
Hoştur bana senden gelen, Ya gonca gül, yahut diken Ya hayattır yahut kefen, Nârın da hoş, nurun da hoş, Kahrın da hoş, lütfun da hoş. Gelse celalinden cefa Yahut cemalinden vefa İkisi de cana safa Nârın da hoş, nurun da hoş, Kahrın da hoş lütfun da hoş... Ne mutlu SEN'ini bulabilene
Açık ve Kapalı Kapılar Sıra sıra kapılar...Kimi kırık, kimi açık, kimi kapalı.. Kiminden girmeyi bile aklımızdan geçirmediğimiz..Kimine davet edilmeden girdiğimiz. Hep kapılardan gireriz, hep kapıları kapatırız başka bir yere gittiğimiz zaman..
Kimi zaman açık bırakırız kapıları, kimi zaman gittiğimiz yerdeki kapıları açık bulmak isteriz..
Kapalı kapılar, merak celbeder..Bazen ülfete meylettirir.. Bazen de yorulmak, emek vermek istemeyiz, sadece açık kapıları tercih ederiz..
Ama hayatta hem açık kapıların hem hiç açılmamış olanların bir anlamı bir değeri vardır..
Bazen bizden önce yoldan geçen, açık bırakmış, bazen anahtarı elimize bırakıp gitmiştir..
Suhuletle takip ederiz izleri, kolayca buluruz yolumuzu ve girdiğimiz kapıda huzura kavuşuruz..
Bazen, birileri açık kalması gereken kapılara bizden evvel ulaşıp, kapatmış,
üstüne kilit vurmuş, anahtarını da bir yerlere gizlemiştir..
O zaman da emek gösteririz, mücadele ederiz,
bazen yardım isteriz, ve nihayetinde zorluklarla açılmış kapılardan içeri gireriz..
Yolumuza devam ederiz...
Bu kapıda da ayrı bir huzur, ayrı bir hikmet, ayrı bir yol buluruz..
İşte böyle, giderken dünyanın başka başka yerlerinde,
gezinirken başka başka halet-i ruhiyelerde, bir açarız, bir kapatırız kapıları..
Hayra götürecek kapıları ardına dek açmak, Bir hayır çıkmayacağını düşündüğümüz kapılardan kaçınmak,
kapılarını sıkı sıkıya kapatmak gerek yolumuzda ilerlerken..
Kapılara şöyle bir bakmak, aralamak, temkinli olmak gerek..
Bakarsınız, kapı kapıyı aralar...
"Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi, müşkül budur ki, ölmeden evvel ölür kişi. "Yahya Kemal BEYATLI
Sabaha kadar ibâdetle meşgul olan bir zât, seher vakti elini kaldırıp Cenâb-ı Hak'tan hâcet dilemiş. Kulağına hâtiften bir ses gelmiş: "-Dilediğin olamaz. Bu kapıda senin duân makbul değildir. Var, başının çaresine bak. Fakat sende izzet-i nefis yok ise yalvar, dur!" Bu sözlere aldırmayıp ibâdetinden kalmamış. İkinci geceyi de yine zikir ve ibâdetle geçirmiş. Birisi bu zâtın hâline vâkıf olunca ona: "-Gördün ki, dilediğin şey olmayacaktır. Beyhûde yere duâ edip duruyorsun!" demiş. Hasretle gözlerinden yakut renkli yaşlar akıtarak: "-Ah çocuğum, eğer bu kapıdan daha iyi bir kapı görseydim, buradan umudumu keserek o kapıya giderdim. O benden dizgini çevirmekle zannetme ki, ben onun terkisinden çekerim. Dilenci bir kapıdan mahrum dönebilir; fakat başka bir kapı daha varsa meraklanmaz, öteki kapıya gider. Hâtiften işittim ki, bu mahalleye yol yokmuş, yani bu maksadım hâsıl olmayacakmış. Fakat ne yapayım ki, başka bir mülke de yol yoktur!" diye cevap vermiş.
"Allahım Sevgini, Seni sevenin sevgisini,
Bana seni sevmeye yaklaştıranın sevgisini nasip et. "H.Ş